Türkiye’ de Anne Olmak

with 1 Yorum

Ben ömrümde ilk defa gözaltına 12 eylül 2017 de alındım. Oğlumun doğduğu gün…
9 aylık zorlu bir sürecin sonunda çocuğumuz dünyaya gelmişti. Daha yarım saat olmuştu doğumdan çıkalı. Bunun sevincini ve heyecanını yaşarken polisler geldiler odaya. Kursağımızda kaldı annelik ve babalık sevinci. Sevincin ve heyecanın yerini korku ve panik almıştı. O an ki ruh halini ne ben anlatabilirim, ne de  yaşamayan anlayabilir…
Eşim için geldiklerini düşündüm ve bir an panikle:
” o benim abim” dedim.
Eşim, polislerin arasından Rabbimin yardımıyla çıkıp gitti. Biliyorum ki o an onları inandıran, bizi koruyan Rabbim idi.

Sonradan benim için geldiklerini anladım. Bana sürekli sorular soruyorlar, verdiğim cevaplardan tatmin olmayıp sürekli “yalan söylüyorsun” diyorlardı.

Yeni doğum yapmış taze bir annenin ailesinden iltifata ihtiyaç duyduğu bir zamanda sözel şiddete maruz kalması çok acıydı.

Bana sürekli, birilerinin ismini vermemi, yoksa nezarete götüreceklerini, sonrada tutuklanacağımı söylüyorlardı.
Aman Allah’ım ne yaman bir çelişkinin içine düşmüştüm.

Kurtulmak için birilerinin hayatını karartmam gerekiyordu. Yoksa daha dünyaya gelişi bir saat bile olmayan oğlumu çok kötü şartlara sokacaktım.
Bir an bile düşünmeden;
“Gelse celalinden cefa
Yahut cemalinden vefa
İkisi de cana sefa
Kahrın da hoş Lütfun da hoş” diyerek onların teklifini geri çevirdim.

Bu durum 3 gün sürdü. Sezeryan doğumdan yeni çıkmış, ağrılarımın arasında, stresten en çok uzak olmam gereken günlerde, annelik duygusunun tadını alamadan azılı bir terörist gibi sorgulamalara baskılara maruz kalıyordum.
Sosyal medyada yapılan baskılardan dolayı 3. günün sonunda bırakmak zorunda kaldılar. Yüreğinde sevgiye dair tüm belirtiler tükenmiş olan  polislerden biri benim bırakılmama çok sinirlendi, evrağı imzalamak istemedi. Ancak savcının emri olunca imzalamak zorunda kaldı.
Maalesef 14 gün sonra hastanede polislerin arasından çıkıp gidebilen eşim, bir GBT’ye denk gelip, tutuklanmıştı.
Yine yolculuk görünmüştü bize. Sezeryan doğum yapmıştım ve ameliyat yeri daha iyileşmeden sürekli yolculuk yapmak zorunda kalıyordum. Hakkımda yakalama kararı olabilir diye görüşten önce hiçbir resmi yere gitmemeye çalışmıştım. Eşim hakkında ceza evini arayıp bilgi almaya çalışıyordum ama bir türlü bilgi vermiyorlardı. On gün hiç bir haber alamadım. Her gece daha 1 aylık bile olmayan oğluma bakıp ağlıyordum. Güçlü olmalıydım oğlum için, güçlü olmaya çabaladım.

Son çare kardeşimi gönderdim, görüş gününü öğrendi. Gitmekte tereddüt ettim ama dayanamadım görüşe gittim. Korktuğum başıma gelmişti görüşten çıkarken, önceki polisler yeniden gözaltına almak için geldiler. Sırıtarak biz seni daha geçenlerde almamış mıydık, niye alıyoruz yine? diyerek dalga geçtiler. Sonra polis arabasına aldılar beni. Ameliyatlı olduğumu bildikleri halde çok kötü kasisli yollardan gittiler.
Biri: “Ameliyatlı oğlum dikkat et başımıza iş almayalım” dedi. Arabayı kullanan kişi “ne olacak ona ya” diyerek aldırış etmeden devam etti.

“Siz şimdi benim terörist olduğuma gerçekten inanıyor musunuz?” dedim.
“Evet” dediler.
Hayatta eline silah almamış, illegal hiç bir işe bulaşmamış, yıllarca vatan, millet sevgisiyle büyümüş birine “terörist” nazarıyla bakıyorlardı. Ya bu ülke daha önce hiç terörist görmemişti ya da birileri masum insanları terörist göstermek istiyordu…
O gün sorgudan sonra haftanın beş günü karakola gidip. imza atma şartıyla serbest bırakıldım…
Hakkımda “Silahlı terör örgütüne üye olmak” suçundan dava açıldı. Ben, eline çakı dahi almamış biri olarak terörist olarak yargılandım. 7 ay icinde 6 defa mahkemem oldu.
Her mahkemeden önce tutuklanma durumuna karşı valiz hazırladım. Rr duruşma benim için işkence demekti. O stresi, tedirginliği yaşamak ömrümden ömür alıyordu.
6 Mart’ta dünyalar bizim olmuştu. Eşim tahliye olmuştu. Çok mutluydum. Ama mutluluğum çok uzun sürmedi. Eşim tahliye olduktan sonra iki duruşmaya daha girdim ve son duruşmada 10 yil 6 ay ceza alıp tutuklandım.
Suçumun ne olduğunu ne ben ne de hakimler biliyordu. Bir suç işlemişim ama ne olduğu belli olmayan. TCK yani Türk Ceza Kanunu’nda suç olarak belirtilen hiç bir fiili işlememiştim. Ama bu 10 Yıl  6 ay ceza almama engel olmadı.
Hukuksuzluk içinde çırpınışlarıma devam ediyordum. Eşim askere gidecek diye belge sundum, oğlumun dermatit rahatsızlığı olduğunu, daha yedi buçuk aylık olduğunu, oranın şartlarının bu ufacık çocuk için uygun olmadığını belirttim. Belirttim ama taşlaşmış kalplerine etki etmedi. Haksız yere tutukladılar. SEGBİS sistemi açıkken: “keşke gerçek bir terörist olsaydım şuan tutuklanmazdım” dedim. Dedim ama nafile…

Bir bayan iki bay polis geldi ceza evine götürmeye. Vedalaşma esnasında oğlum hissetmiş olmalı ki el sallıyordu babasına. Hastanedeki işlemlerden sonra ceza evine teslim ettiler. Polislerin yüzlerinden okuduğum, üzgünlerdi bu apaçık belliydi. Beni teslim edip gittiklerinde eşim polislerden birinin arabada ağladığını görmüş.

Hangi yürek ağlamaz ki?
Daha 7.5 aylık bir bebeğin dört duvar arasına gönderilmesine ancak taşlaşmış yürekler ağlamaz!

Cezaevine girdik ancak oğlumun kimliği yanımda olmadığı için, bizi koğuşa almadılar. Kardeşim kimliği getirene kadar, bizi beklettiler.
“Bu çocuğu ya sokaktan alıp getirdiyseniz” dediler. Daha 7.5 aylık bebeğin sokakta ne işi varsa?
Amaç belliydi, “azılı bir terörist” olmam bu muameleyi oğlumun da hak ettiği anlamına geliyordu.
Kardeşim kimliği getirdi üç saatin sonunda koğuşa götürüldük. Koğuşa girdiğimizde; gencecik, yüzlerinde masumluğun ayan beyan ortada olduğu, bırakın suç işlemeyi bir karıncayı dahi incitemeyecek kadar masum dört bekar kız vardı.

Oğlumu görünce ağlamaya başladılar. “Nasıl ya minicik çocuğun ne işi var” dediler. Zulüm çocuklara kadar inmişti. Bebek, çocuk, genç, yaşlı, hasta dinlemiyordu. (Ölen kişilerin dahi evlerine gözaltı için gidiyorlardı)
Bir zulüm sağanağı vardı ülkemde “beşikten mezara”…

Bana moral olmak, Orhan’ında ortama alışması için emek sarf ettiler, ikindi namazını son dakikaya yetiştirdiler. Ve bizim için cezaevi macerası başlamış oldu.

Artik her şey için dilekçe yazmak gerekiyordu. İki ayda bir açık görüş,iki haftada 1 telefon görüşü ve haftada 1 kapalı görüş olacaktı. Sevdiklerimizi camın arkasından görecektik artık.
( Her görüşten döndükten sonra istisnasız baş ağrısı olurdu bizde. 1 saatlik görüşe her şeyi sığdırmaya çalışırdık. Bu da haliyle yorucu olurdu. En zoru da sevdiklerimizi bırakıp tekrar dört duvar arasına dönmekti…)

Ben dayanırdım da, Orhan nasıl dayansın?
Sabah akşam sayım olurdu ve sayımlardan önce yüksek sesle anons verilirdi. Orhan irkilerek uyandırdı. Oğlumu bu anons seslerinden sonra uyutmaya çalışırdım. Demir kapılar her açılıp kapandığında korkarak sıçrardı.

Cezaevi Müdürü çok gaddar biriydi.
Oğluma bez isterdim  çoğu zaman vermezdi. Son bir tane bez kalmıştı elimde ve gardiyanlara defalarca söylememe, her  merciye dilekçe yazmama rağmen verilmiyordu. Bir gün boyunca hiç su içirmedim ki; altını ıslatmasın da beze ihtiyacımız olmasın. Kendi paramla alayım dediğimde de kabul etmiyorlardı. Avluda ağlaya ağlaya olta atıyordum…
Bir gün orhan’ı arı soktu buton yaptım. Gardiyan geldi, “ari soktu revire çıkmak istiyorum” dedim, “alerjisi olsaydi ölürdü” dedi.

Bunu diyen bir aynı zamanda bir kadındı!

Gün geçtikçe koğuşa yeni kişiler gelmeye başlıyordu. 6 kişilik koğuşta 13 yetişkin, 2 de çocuk kalıyordu. Şartların zorluğuna bir de mekan darlığı eklenmişti.

Oğlum tutuklandığına 7 buçuk aylıktı. Evet yanlış duymadınız; 7 buçuk aylık bebek tutuklandı benim ülkemde…
Anneler babalar için çocuklarının ilkleri çok özeldir. Yıllar sonra; ilk emeklediği yeri, ilk söylediği kelimeyi, attığı ilk adımları hatırlar tatlı bir anı olarak hatırlarlar.
Bizim için bu günleri hatırlamak hüzünlendiri olacak. Çünkü oğlum, Orhan’ım; ilk adımlarını koğuşun avlusunda attı. İlk kelimelerini koğuşta söyledi. Bunların hiç birine babası şahit olamadı. Ne ben ne de koğuş arkadaşlarım bu anlara şahit olduğumuzda mutlu olabildik; buruk bir sevinç içinde gözyaşları döktük.
Orhan daha 2 haftalık iken babası tutuklandığından, babasını bilmiyordu. Bu nedenle görüşlerde cok ağlar, hiç susmazdı. Bizi konuşturmazdı.

Son zamanlarda Orhan’dan 6 ay büyük bir kız çocuğu gelmişti koğuşa. Bir gün Orhan’ı itekledi ve Orhan’ın kafası ranzanin köşesine çarptı. Kafası şişti, şişmesi durmayınca gardiyanlara bildirdik. Ellerime kelepçe takılı halde hasteye gittik. Oğlumu taşımakta zorlanmış, bu zorlanma neticesinde kelepçeler bileğimi kesmişti. Hastanede yürürken insanlar halime üzülerek, acıyarak bakıyorlardı. Bir terörist olarak tutuklu olduğumu hayatta tahmin edemezlerdi. Zira bu ülke teröristin nasıl olduğunu çok iyi bilir! 10 saat hastanede kaldık. Hastanenin mahkum koğuşunda tuttular çok soğuktu. Orhan’ın sonucu geldi hamdolsun bir problem yokmuş. Tekrar cezaevine koğuşa getirdiler bizi. Ama bu olaydan sonra Orhan birşeylere bakarken daliyordu gözleri. Eşime oğlumuzu alıp başka doktorlara götürmesi için haber verdim.
Orhan babasını tanımadığı için ve benden ayrı kaldığı için o gün hiç durmadan ağlamış. Bu nedenle eşim çocuğu tekrar bana vermek istemiş ise de cezaevi müdürü buna razı olmamış.
Mecburen eve götürmüşler. Evin bütün odalarında beni aramış, bulamayınca ağlamasını sürdürmüş. Ve gece sadece 3 saat uyumuş. Ertesi gün yanıma getirdiler. Geldikten sonra da bir hafta boyunca kendine gelemedi. Gardiyanları görünce bizi ayıracaklar diye ağlardı. Giriş çıkışlarda bezine kadar zorla çıkarılıp kontrol edildiği icin ustunu bezini değiştiremezdi.

Cezaevinde en küçük birsey bile  birgün lazim olur diye atılmazdı. Su şişelerine kadar. Su şişelerinden Orhan’a oyuncak yapmıştık. Koğuşun soğuk ve sert zemininde Orhan’ın emeklemesi zor olduğundan, sürekli dizleri aşınarak, morardığından  arkadaşlarla çoraplardan, süngerlerden dizlik yapmıştık. Daha rahat emekleyebiliyordu artık.
Orhan’ım en doğal hakkı olan emekleme eylemini dahi zor şartlarda yapabiliyordu.

Cezaevinde görülen rüyalar bizler için çok önemliydi. Ümit namına yaprak kıpırdasa nefes olurdu bize. İşte rüyalarda bu nedenle önemliydi bizim için. Ne zaman daralsak, bunalsak, kendimizi çıkmazda hissetsek, Rabbim bir rüya ile bizi sevindirirdi.
Gördüğümüz her rüyayı tahliyeye yoruyorduk. Ne de olsa hepimizin tek isteği bir an önce tahliye olmak…

Daracık, dört duvar arasında mutlu olmaya, eğlenmeye çalışırdık. Bunlardan biri de; sessiz sinema oynamak.
Anlatma sırası gelen bir arkadaşa “bayram”kavramını anlatmasını istedik. Başladı anlatmaya kimse bilemedi. Meğer arkadaş tahliye olmayı anlatıyormuş. Nedenini sorunca:” tahliye bizim icin bayram değil mi?” dedi.
Hepimiz güldük.
Hepimizin hoşuna gitti.

Koğuş arkadaşlarımla cezaevinde dört bayram geçirdik. Buruk bayram, hüzünlü bayram, eksik bayram…
Her bayram öncesi acaba bu bayram hakiki bayramı Yaşar mıyız diye düşünür, dualar ederdik. Ama  bayram sabahı yine koğuşta uyanır, hüznümüzü, sevdiklerimize olan özlemimizi içimize hapseder, birbirimize moral vermeye çalışırdık. Duvar manzaralı, sınırlı gökyüzü altında bahçeye soframızı kurar, arkadaşlarla bayramlaşırdık.

Ne tuhaf; aslında hepimizin morale ihtiyacı varken, başkalarına moral olmaya çalışıyorduk…

Ertesi gün açık görüş günüydü. Bizim bayramımız o gündü aslında. Sevdiklerimizi görmek… Bir saat bile olsa vakit geçirmek…

Bir gün sabahın erken saatlerinde sayıma daha 1 saat varken, gardiyanlar gelip bir arkadaşımızın ismini söylediler. Hepimiz şaşırdık, heyecanlandık. Arkadaşımız hüküm özlü olduğu için acaba tahliye mi oldu diye düşündük.

Aşağı indik ki 6-7 tane erkek gardiyan 6 tane de bayan gardiyan gelmişti. Arkadaşımıza:”eşyalarını topla hastaneye sevk olacaksın” dediler.
O an anladık ki; tahliye haberi vermeye gelmemişler. Bu işin içinde bir iş var. Korkuya kapıldık, tedirgin olduk. Çünkü hastaneye sevk olunacağı zaman önceden bilgi gelirdi ve eşya toplama durumu olmazdı.
Arkadaşta korktu. Bu korku sesine de yansımıştı. Korkuyla sordu:”ne hastanesi, ne sevki!”
Bir şey demediler, arkadaşı alıp hücreye attılar. Bize de eşyalarını toplamamiz gerektigini söylediler. Çaresizce topladık. Hiç birimizin ağzını bıçak açmadı. Çok üzgündük!
Aradan günler geçti arkadaşımıza ne olduğunu ve arkadaşımızın nerede olduğunu bilmiyorduk.
Ta ki arkadaşımızdan bize mektup gelinceye kadar. Mektubunda:”çok korktuğunu, diğer kaçırılan insanlar gibi kendisinin de bir bilinmeze götürdüğünü düşündüğünü, varış yerine ulaşınca başka bir ildeki cezaevine sevk edildiğini anladığını” yazmıştı.

İnsanları korkutmaktan zevk alan, bununla mutlu olan insanların (onlara insan da denmez), var olması ne kadar acı bir durum.
Bir insan ne suç işlemiş olursa olsun, böyle bir korkuya, tedirginliğe düşürmeye ne hakları var?
Nereye götürüldüğü hakkında bilgi verilmesi o insanın en temel hakkı değil midir?
Kurbanlık koyun gibi bir şey demeden oradan alıp başka yere götürmek; işkence değilde nedir?

Koğuşta biri hapşırdığında özgür yaşa derdik. Bu artık alışkanlık haline geldi biri hapşırdığında özgür yaşa diyorum.

Koğuşta ibadetlerimizi düzenli olarak yapardık. Kaza namazları kılar, hatimler yapar, dualar ederdik.
Bunların yanında boncuk işi yapmayı da öğrenmiştik. Anahtarlıklar, ayraçlar yapıyorduk. Sonra da görüş günü bunları sevdiklerimize vermek için sabırsızlanırdık.

Tutuklanmamın üzerinden 11 ay geçmişti. Bana sorsanız 11 yıl…

Hiç unutmuyorum, 10 Nisan 2018 günüydü. Kantin günü elimizde poşetler, kantinden siparişlerimizin gelmesini bekliyoruz. Gardiyan geldi beni çağırdı: “Gelip imza atman gerekiyor” dedi. Yine gönderdiğim tahliye taleplerine red kararı verildiğini düşündüm. Hiç önemsemedim, gardiyanla gittim. Orada yargıtay kararının geldiğini öğrendim. Çok korku, az ümitle ne karar verdiğini görmek için sabırsızlanmıştım. Yargıtay’ın mahkeme kararını bozduğunu, İstinaf Mahkemesi’nde duruşma günü verildiğini öğrenmiştim. İçimde kuruyan ümite dair tüm tabiat yeniden canlanmış, tahliye olmasam da olabilme ihtimalim doğmuştu. Günler geçmiyordu artık. İçimde tahliye olacağıma dair müthiş bir heyecan doğmuştu ve büyüyordu.
Duruşma zamanı gelmişti. Tarih 4 Mayıs 2018 idi. Bugün benim mahkeme günümdü. Belki bayram günüm. Duruşma saat 11:30’da yapılacaktı. SEGBİS sistemi ile duruşmaya bağlanmam gerekiyordu. Saat 13:50’ye kadar butona basıp gardiyanlara bir haber olup olmadığını sordum. Bana gayet rahat bir şekilde” tutukluğunun devamına karar verilmiştir, yoksa haber gelirdi” demişlerdi. Saat 14:00’te oğlumu uyuttum. Karnım acıktı, bir şeyler hazırladım. Öncesinde ümit parıltılarım yavaş yavaş sönmeye başlamıştı. Eşarbımı çıkardım, günlük koğuş kıyafetlerimi giydim. Bugün de bayram günü değilmiş diyerek, yemeğimi yemeye başladım. Dalgın dalgın yemeğimi yerken, kapi açıldı ve gardiyan beni çağırdı:” SEGBİS için hazırlanan” dedi.
Ümit ışıkları yeniden canlanmış, kalbim saatte bilmem kaç km hızla atmaya başlamıştı. Bu heyecana dayanamaktan korktum. Durdum ve dedim ki: “Rabbim bir an için ümitsizliğe düştüğüm için affet.”
SEGBİS odasına gittim. Ayaklarım resmen sürünüyordu. Dilimde hep aynı dua, tek dileğim tahliye olmak…
Duruşma başladı. 20 dakika sürdü. Bir an dünya durdu, zaman durdu, hayat durdu. Hızla atan kalbim durdu. Damarlarımda akan kan durdu. Rüya mıydı bu?
Gerçek miydi?
Cezam 7 Yıl, 6 Aya düşürülmüş, tahliyeme karar verilmişti.
Rabbim şükürler olsun; artık oğlum Orhan’ım ile özgürüz…
Büyük bir sevinçle koğuşa geldim. Yürümüyor adeta uçuyordum. Koğuşa girmemle düşmem bir oldu.
Nasıl, nasıl olurdu?
Bir insan 5 dakika öncesine kadar dünyanın en mesut, en mutlu insanı iken, nail birden en hüzünlü insanı olurdu.
Koğuşa gelince acı gerçek ile yüzleştim. Ben kurtulmuştum, ya koğuş arkadaşlarım?
Onlar burada olmayı hiç ama hiç hak etmiyorlardı.
Kimi daha gencecik bekar, kimi çocuklarını dışarıda bırakmış, kimi eşini… Hepsi de sevdiklerinden ayrıydı..
Ağlaya ağlaya vedalaştık. Ben artık arkadaşlarımın üzerine kapanan kapının diğer tarafındaydım. Kapı onların üzerine kapatılırken görmek çok acıydı; ömrüm boyunca unutmayacağım kadar büyük bir acı…

Bir kaç işlemden sonra artık özgür olacaktım. Üzerime kilitlenen tamı tamına 7 kapı tek tek açılmış, ve ben özgürlüğe adım atmıştım. Dışarda eşim, kayınvalidem, koğuş arkadaşımın çocukları ve hiç tanımadığım eşi de tutuklu bir bayan vardı.
O bayan:”Allah’ım bize de nasip et” diyerek ağlıyordu.

Bayram sevinciyle çıkmayı hayal ederken, buruk sevinç ile çıkmıştık cezaevinden…

Oğlum dışarıyla tanışınca her çocuk gibi eve girmek istemiyordu. Üstelik Orhan’ım geç tanışmıştı dışarıyla. Eve girmiyor, parkta uyuyordu, öyle getiriyorduk eve. Sonra alıştı şükür. Artık 22 aylık olmuştu. 14 ayını ceza evinde geçirmişti.
Türkiye’de geçirdiğimiz dört aydan sonra cebri hicret ettik. Üç ay Atina’da kaldık. Şu an biz oğlumla Finlandiya’da kamptayız. Babamız yine bizden ayrı, Atina’da. Ailesine kavuşmak için güzel ve aktif bir sabırla bekliyor. Oğlum şimdi 32 aylık. Babasıyla sadece 7-8 ay vakit geçirebildi. Babasına kavuşacağı günleri hasretle bekliyoruz…

Bir Yanıt

  1. Emin Pudasjärvi
    | Cevapla

    O zorluklari cok güzel anlatmış ablamız.kendim yaşamış gibi oldum, bilirim bende o soğuk duvarları. Rabbim bütün kardeşlerimizi sevdiklerine kavuştursun inşaallah.

Bir Cevap Yazın